Alacaklılardan Mal Kaçırmak İçin Kurulan Yeni Şirkete Dava Yolu

Alacaklılardan Mal Kaçırmak

Alacaklılardan Mal Kaçırmak Alacaklılardan Mal Kaçırmak Alacaklılardan Mal Kaçırmak İçin Kurulan Yeni Şirkete Dava Yolu Şirketler hukukunda geçerli olan ayrılık ilkesine göre şirket ve ortaklarının ayrı kişilikleri ve varlıkları vardır. Alacaklılardan Mal Kaçırmak İçin Kurulan Yeni Şirkete Dava Yolu; Bunun kaçınılmaz bir sonucu olarak, ortakların şirketin borçlarından sorumluluğu kural olarak kabul edilemez.  Aynı durum ortakların […]

Alacaklılardan Mal Kaçırmak

Alacaklılardan Mal Kaçırmak

Alacaklılardan Mal Kaçırmak İçin Kurulan Yeni Şirkete Dava Yolu

Şirketler hukukunda geçerli olan ayrılık ilkesine göre şirket ve ortaklarının ayrı kişilikleri ve varlıkları vardır. Alacaklılardan Mal Kaçırmak İçin Kurulan Yeni Şirkete Dava Yolu; Bunun kaçınılmaz bir sonucu olarak, ortakların şirketin borçlarından sorumluluğu kural olarak kabul edilemez. 

Aynı durum ortakların borçları için de geçerlidir. Ortakların borçlarından şirket sorumlu tutulamaz. Aynı şekilde, bir şirket başka bir şirketin borçlarından sorumlu tutulamaz. Çünkü her iki şirketin de farklı tüzel kişilikleri var. Borçlu şirket aleyhine icra takibi başlatıldığında durum şudur: Borçlu şirketin adresinde yeterli mal varlığı bulunmamaktadır. Alacaklılardan Mal Kaçırmak İçin Kurulan Yeni Şirkete Dava Yolu, Adreste başka bir şirket çalışıyor. Bu genellikle sonradan kurulmuş bir paravan şirkettir. Haciz durumunda, üçüncü kişi konumundaki paravan şirketin ücret talebi ile karşılaşılır. Alacaklılardan Mal Kaçırmak İçin Kurulan Yeni Şirkete Dava Yolu, Bazı durumlarda, borçlu şirketin varlıkları zaten paravan şirkete devredilmiştir. Bu durumda alacaklıların başvurduğu yollardan ilkidir. Ikinci yol muvazaalı m. 277’de düzenlenen iptal davasıdır.

İptal davası açılırken yapılan devrin de muvazaalı olduğu iddia ediliyor. Ancak birçok durumda muvazaa ve İİK.m. 277’de düzenlenen iptal davasının şartları oluşmamıştır. Özellikle borçlu şirket ile paravan şirket arasında devir ilişkisinin bulunmadığı durumlarda, devrin muvazaadan dolayı hükümsüzlüğünün ileri sürülmesi mümkün değildir. 277’ye göre iptal davası açılamaz. Çünkü iptal edilebilecek veya geçersiz sayılabilecek bir tasarruf işlemi yoktur.

Böyle bir durumda paravan şirketin malvarlığı için başvurulması için farklı kanun yollarına ihtiyaç duyulmaktadır. Bu yollardan biri tüzel kişilik perdesinin kaldırılması, diğeri ise organik bağdır. Bu makalede, borçlu şirketlerin ortaklarının farklı bir (cephe) şirket çatısı altında faaliyetlerine devam etmeleri halinde muvazaanın uygulanıp uygulanmayacağı ve tüzel kişilik perdesinin hangi koşullarda kaldırılabileceği veya muvazaa işletilemezse organik tahvil kavramı uygulanarak yeni şirketin varlıklarına el konulabilir.

Alacaklılardan Mal Kaçırmak Niyetiyle Yeni Şirket Kurulması Halinde Muvazaa

Bu açıklamalardan sonra alacaklılardan mal kaçırmak amacıyla yeni bir şirket kurulması halinde yukarıda belirtilen muvazaa şartlarının sağlanıp sağlanmadığının tartışılması gerekmektedir.

Ancak öncelikle muvazaa iddiasının nasıl ispat edileceği konusu üzerinde durmakta fayda görüyoruz. Muvazaanın ispat yükü, onu iddia eden tarafa aittir (TMK. Md. 6).

Muvazaa iddiasında bulunan kişi, muvazaa sözleşmesinin taraflarından biri ise ve muvazaa sözleşmesi yazılı veya resmi olarak yapılmışsa, bu iddianın yazılı delille ispat edilmesi gerekir. Muvazaa sözleşmesinin yazılı olmadığı durumlarda yazılı delil aranmaz.

Üçüncü kişiler, muvazaayı her türlü delille ispat edebilirler. Muvazaalı sözleşmeye taraf olmadıkları için yazılı delil getirmeleri beklenemez. Sahte işleme taraf olan kişinin mirasçıları, vasiyetçinin varisleri oldukları için üçüncü kişi sayılmazlar. Alacaklılardan mal kaçırmak maksadıyla yapılan işlemlerde alacaklılar üçüncü kişi olduklarından, muvazaayı her türlü delille ispat edebilirler. Yazılı delil getirmeleri istenemez. Uygulamada, borç içinde olan şirketlerin ortaklarının yeni bir şirket kurarak ticari faaliyetlerini sürdürdükleri sıklıkla görülmektedir. Bazen işin en başında ikinci bir şirket kurulur ve deyim yerindeyse yedekte tutulur. İcra takibine giren alacaklılar, borçlu şirketin mal varlığı kalmadığından bir şey elde edemezler. Yeni şirkete (veya daha önce kurulmuş bir yedek şirkete) karşı dava açıldığında, bu şirketin farklı bir tüzel kişilik olduğu savunmasıyla karşı karşıya kalırlar. Böyle bir durumda, muvazaa iddiası genellikle alacaklılar tarafından ileri sürülür. Alacaklılardan Mal Kaçırmak

Yeni (veya yedek) şirketin malvarlığının fiilen borçlu şirkete ait olduğu, iktisap edilen malların muvazaalı olarak yeni şirkete tescil edildiği, faturaların yeni şirketten kesildiği, taşınmaz ve araçların mülkiyetinin borçlu şirkete ait olduğu ileri sürülmektedir. aynı şekilde yeni şirket tarafından devralındı. Böyle bir durumda iki ihtimali birbirinden ayırmak gerekir: Birinci ihtimal: Borçlu şirketin malvarlığı yeni şirkete devredilmiş olabilir. Bu durumda devrin alacaklılardan mal kaçırmak amacıyla yapılan muvazaalı bir işlem olduğunu söylemek mümkündür.

Örneğin borçlu şirkete kayıtlı araç ve taşınmazlar iki şirket arasında gösteri satış sözleşmesi ile yeni şirkete devredildi. Uygulamada özellikle taşınmazların muvazaayı gizlemek amacıyla eski şirket tarafından üçüncü kişilere devredildiği, taşınmazın birkaç kez el değiştirmesinden sonra yeni şirkete devredildiği görülmektedir. Bu durumda muvazaa iddiasının ispatlanması gerekir. Ancak bu tür dönemlerde muvazaayı ispatlamak ve dolayısıyla bu yoldan sonuç almak çok zor değildir. Çünkü muvazaa iddiasında bulunanlar üçüncü şahıs alacaklılarıdır.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi üçüncü kişiler muvazaayı her türlü delille ispat edebilirler. Örneğin tüm varlıkların yeni şirkete devri, yeni şirketin ortakları ile eski şirketin ortaklarının tamamen veya kısmen aynı olması veya aralarında akrabalık ilişkisi bulunması, mali durum sonrasında yeni şirketin kurulması eski şirketin kötüleşmesi, aynı işyerini kullanması, aynı müşteri çevresine hitap etmesi, satıştan elde edilen paranın hangi alacaklılara dağıtıldığının belli olmaması veya bu kişilerin gerçekte alacaklı olduğunun ispatlanamaması gibi hususlar, ve bir taşınmazın kısa sürede birkaç kez el değiştirmiş olması da muvazaanın delili olabilir. Alacaklılardan Mal Kaçırmak

Bazen borçlu şirket borçlarını ödemek için malvarlığını devretmiş ve parayı alacaklılarına dağıtmış olabilir. Bu durumda gerçek bir devir söz konusudur ve işlem muvazaalı değildir. Ancak bu durumda, muvazaa argümanı sıklıkla ön plana çıkabilmektedir. Borcunu ödemeyen şirketin malvarlığını veya bazı taşınır veya taşınmaz mallarını paravan şirkete devretmesi durumunda İİK. m. 277’ye göre iptal davası da açılabilir. İptal davasının şartları oluşmuşsa bu yol muvazaa davasından daha tercih edilebilir bir yol olabilir.

Çünkü iptal davasının kapsamı daha geniştir ve muvazaadan ispatı çok daha kolaydır. İkinci ihtimal: Borçlu şirketin ortakları yeni bir şirket kurarak ticari faaliyetlerine devam ederler. Bu durumda, iş kapsamı genellikle eski şirketin işiyle aynıdır veya biraz farklıdır. Müşteri büyük ölçüde aynı. Bazen iki şirket arasında isim benzerliği bile olabiliyor. Eski şirketin ismine “self”, “has”, “hakiki” gibi tılsımlar ekleyerek küçük bir isim değişikliği ile faaliyetlerine devam ederler. Yeni şirketin ortaklık yapısı da eski şirkete benzer. Eski şirketin ortaklarının tamamı veya bir kısmı veya bunların yakınları (genellikle eşleri, çocukları, kardeşleri) yeni şirketin ortaklarıdır.

Bazen farklı partnerlerin gösteriş için götürüldüğü de görülmektedir. Ancak yönetim eski şirketin ortaklarıyla birlikte. Bazı durumlarda eski firma ile yeni firmaya ait işyerlerinin aynı olduğu, eski firmaya ait eşyaların (araç, bilgisayar, mobilya vb.) yeni firma tarafından kullanıldığı görülmektedir. Hatta çalışanlar aynı olabilir, yapılan tespitlerde eski şirketin ticari defterleri, faturalar, eski şirkete yapılan tebligatlar vb. yeni şirketin işyerinde bulunabilir.

Bu gibi durumlarda genellikle muvazaa iddiası gündeme gelmekte ve yeni şirketin malvarlığının fiilen eski şirkete ait olduğu ileri sürülerek haciz yapılmak istenmektedir. Ancak bu durumda muvazaa şartları çoğu zaman yerine getirilmemektedir.

Çünkü yukarıda bahsedilen birinci ihtimalde olduğu gibi eski şirketin malvarlığı yeni şirkete devredilmez. Eski şirket boşaltıldı ve yeni bir şirket kuruldu. Yeni şirketin varlıkları, üçüncü şahıslarla olan ticari faaliyetleri sonucunda edinilmiştir.

İlk ihtimalde olduğu gibi eski şirketin araç vb. varlıkları devredilmiş olsaydı, şüphesiz bu devrin muvazaalı olduğu ileri sürülebilir ve söz konusu devirlerin geçersiz olduğu ileri sürülebilirdi. Eski şirket ile yeni şirket arasında devir ilişkisi yoksa, birçok durumda muvazaaya dayanmak mümkün olmayacaktır. Bunun nedenleri şunlardır: Muvazaadan söz edebilmek için yukarıda açıklandığı gibi her iki tarafın iradesi ile beyanı arasında tutarsızlık olması ve tarafların üçüncü kişileri aldatma kastı ile hareket etmesi gerekir.

Taraflardan biri tarafından üçüncü kişileri (alacaklıları) aldatma kastıyla hareket etmek muvazaa için yeterli değildir. Bilindiği gibi şirketler faaliyet alanlarında birçok mal, para veya hak sahibidirler. Genellikle mülkiyetlerini, paralarını veya haklarını üçüncü şahıslardan devir yoluyla elde ederler. Bu üçüncü kişiler genellikle birbirleriyle ticaret yaptıkları kişilerdir. Daha açık bir ifadeyle alacaklılardan mal kaçırma fikriyle kurulan yeni şirket, varlıklarını üçüncü şahıslarla yapılan sözleşmeler sonucunda elde etmiştir. Yeni şirketin malvarlığının fiilen eski şirkete ait olduğunu söyleyebilmek için, yeni şirket ile eski şirket ve üçüncü kişiler arasında muvazaa sözleşmesinin yapılmış olması gerekir.

Bu muvazaa, yukarıda örneklendirerek açıkladığımız şahsın (tarafların kimliğindeki) muvazaasıdır. Böyle bir muvazaanın varlığından söz edebilmek için yeni şirketin, eski şirketin ve üçüncü kişinin hem kurulan sözleşmenin gerçek tarafının hem de üçüncü kişinin devrettiği malvarlığı, para veya hakların gerçek sahibinin üzerinde anlaşmaya varması gerekir. Böyle bir anlaşma yapılırsa işlemin asıl tarafı eski şirket, görünen taraf yeni şirkettir. Bu durumda iki şirket ile üçüncü kişi arasında muvazaa sözleşmesinin varlığı ispat edilebilirse yeni şirketin malvarlığına el konulabilir.

Ancak bu gibi durumlarda üçüncü kişilerle muvazaa anlaşması yapıldığını iddia etmek ve ispatlamak oldukça güçtür. Yüzlerce insanla ticaret yapan bir kişinin ticaret yaptığı her kişiyle muvazaa anlaşması yapması da hayatın olağan akışına aykırıdır. Nitekim taraflar arasında genellikle böyle bir anlaşma yoktur. Bu tür olaylarda üçüncü kişi veya şirketin eski bir şirketin varlığından bile haberdar olmaması ihtimali oldukça yüksektir. Eski şirketin varlığı bilinse bile borçlu olduğu ve yeni şirketin alacaklılardan mal kaçırmak amacıyla kurulduğu üçüncü kişilerce bilinmeyebilir.

Nitekim ticari hayatta aynı kişinin çeşitli sebeplerle birden fazla şirket kurarak faaliyetlerine devam etmesi nadir değildir. Hatta üçüncü kişi ile sözleşme yapan şirketin (yedek şirket) iflas eden şirketle daha önce veya aynı zamanda kurulmuş olması da mümkündür.

X şirketi ile ticari faaliyetlerine devam eden A, bu şirket borçlarını ödeyemez duruma geldiğinde daha önce kurduğu ancak faal olmayan Y şirketi ile yoluna devam edebilir ve Y şirketi ile üçüncü kişi ile sözleşme yapabilir. Bir durumda, Y şirketi ile sözleşme yapan üçüncü kişilerin muvazaa kastının bulunduğunu iddia etmek ve ispat etmek oldukça güçtür. Hele iki şirketin ticari ikametgahı farklı ise bu zorluk daha da artıyor.

Eski şirket ile alacaklılar arasında bir kredi-borç ilişkisi olduğunu üçüncü kişilerin bilmesi çoğu zaman her durumda mümkün değildir. Özellikle araç ve taşınmaz satışlarında satıcı veya şirketler, parayı veren, adına tescil talebinde bulundukları kişi adına kayıt yaptırırlar. İşlemin gerçekte kimin üzerinde yapılması gerektiği ile ilgilenmezler. Bu durumda onlarla muvazaa anlaşması yapılmasına bile gerek yoktur. Açıkladığımız nedenlerle, yeni şirketin malvarlığını üçüncü kişilerle yapılan sözleşmeler sonucunda edindiği durumlarda, muvazaaya dayalı olarak, söz konusu malvarlığının borçlu şirkete ait olduğunu söylemek çok istisnai durumlar dışında mümkün değildir. Bu durumda İİK. m. 277’nin şartları da yerine getirilmiyor.

Tüzel Kişilik Perdesinin Kaldırılması Yolu

Tüzel kişilik peçesinin kaldırılması konusu, son dönemde hem Türk hem de yabancı doktrinlerde yoğun olarak tartışılan konulardan biridir. Ancak bu konu sadece teorik bir konu olmayıp Yargıtay kararlarına da girmeye başlamıştır. Özellikle son yıllarda Yargıtay, tüzel kişilik perdesinin kaldırılması (açılması) ve bu perdenin arkasındaki gerçek veya tüzel kişinin sorumluluğuna hükmedilmesi konusunda çok önemli kararlar almıştır. Bu terim Türk Hukukuna ilk kez 1963 yılında girmiş ve kimi müellifler tarafından örtünün kaldırılması ilkesi, kimileri tarafından tüzel kişilik perdesinin açılması, kimileri tarafından da fener ilkesi olarak ifade edilmiştir.

Yargıtay en çok “tüzel kişilik örtüsünün açılması” kavramını tercih etmiştir. Sorumluluktan kaçınmak için tüzel kişilik perdesi arkasına saklanmak, uygulamada en sık karşılaşılan durumlardan biridir. Ancak böyle bir davranışın dürüstlük kuralına aykırı olacağı açıktır. Burada borç ve sorumluluktan kurtulmak için tüzel kişiliğin araç olarak kullanıldığı durumlarda bunu önlemek için perdenin kaldırılması teorisi ortaya atılmıştır. Teorinin şartları yerine getirildiğinde, tüzel kişilik neredeyse yok sayılmakta ve perde arkasındaki gerçek borçlunun sorumluluğuna yaklaşılabilmektedir.

Diğer bir deyişle, tüzel kişiliğin hukuken ayrı bir kişiliğe sahip olduğu göz ardı edilerek, üyeler ile tüzel kişilik arasındaki ayrım ilkesi bir kenara bırakılmıştır.

Bu uygulamanın hukuki dayanağı ise hukukumuzda TMK’dır. m. şekil 2. Buna göre, tüzel kişiliğin arkasına saklanmak, hakkın kötüye kullanılması olarak kabul edilir. Kural olarak, bir tüzel kişinin borçlarından başka bir tüzel kişiyi veya gerçek kişiyi sorumlu tutmak, sorumluluk hukukumuz, şirketler hukuku, icra ve iflas hukukumuzun temel ilkelerine aykırıdır. Ancak bu kuralın katı bir şekilde uygulanmasının hakkaniyet ve dürüstlük kuralına uymayabileceği bazı durumlar olabilir. Bu gibi durumlarda tüzel kişilik perdesi kaldırılabilir ve perdenin arkasındaki gerçek veya tüzel kişinin sorumluluğu alınabilir.

İlk çıkış noktasına baktığımızda perdeyi kaldırma teorisinin Anglo-Sakson ve Kıta Avrupası yasalarında tüzel kişilerin kurallara aykırı fiilleri nedeniyle ortakların ve yöneticilerin sorumluluktan kaçmalarını önlemek için geliştirildiğini görüyoruz. iyi niyet. Teorinin geliştirilmesindeki temel amaç, kurucularından ayrı ve bağımsız bir varlığa sahip olan tüzel kişilerin kuruluş amaçlarının dışına çıkarak hukuken yasaklanmış bir amaca ulaşmak için faaliyetlerde bulunmalarını engellemektir. Şüphesiz bu tür faaliyetler hem TMK’dır. m. 2 ve kanuna karşı hile teşkil eder.

Tüzel kişilik perdesinin kaldırılması her durumda uygulanabilecek bir yöntem değildir. Çünkü örtünün kaldırılması, tüzel kişilerin borçlarından başkalarının sorumlu tutulamayacağı ilkesinin, özellikle şirketlerin sadece sermayeleri ile sorumlu olacakları ve ortakların borçlarından sorumlu tutulamayacakları kuralının önemli bir istisnasını oluşturmaktadır. Bilindiği gibi istisnalar dar yorumlanmalıdır.

Bu nedenle teorinin uygulama alanı teoriyi savunan yazarlar tarafından sınırlandırılmaya çalışılmıştır. Bizim de katıldığımız bir görüşe göre, tüzel kişilik örtüsünün kaldırılması sonucunu doğuracak en önemli durum, tüzel kişilik yapısının kötüye kullanılmasıdır. Tüzel kişilik yapısı, yasayı çiğnemek veya üçüncü kişilere zarar vermek suretiyle kötüye kullanılabilir. Bu durumda hâkim, tüzel kişilik yapısını ve tüzel kişi ile ortaklar arasındaki ayrılık ilkesini gözetmekten ve uygulamaktan kaçınabilir. Böylece tüzel kişinin sadece yasaların izin verdiği amaçlarla faaliyet göstermesi sağlanmaktadır.

Organik Bağ Kavramı ve Yargıtay Uygulamaları

Sorumluluğu genişletmek için geliştirilen ve uygulanan bir diğer kavram ise organik bağdır. Yargıtay’ın bu kavrama sıklıkla değindiği ve bir şirketin borcundan başka bir şirketi sorumlu tuttuğu görülmektedir. Organik bir bağın varlığı için iki ayrı tüzel kişilik arasında belirli bir ilişkinin olması gerekir. Bu ilişki bazen ekonomik veya ticari bir bağımlılık, bazen aynı kaderi paylaşan bazen de birlikte hareket eden bir ilişki olarak karşımıza çıkmaktadır.

Örneğin kurucuların kısmen veya tamamen aynı olması veya aralarındaki ticari ilişki bazı durumlarda organik bir bağ için yeterli kabul edilir. Nitekim Yargıtay’ın bir kararında, “…borçlu şirket ile kişiler ile üçüncü kişi şirket arasında organik bir bağ olduğu, kurucularının kısmen veya tamamen aynı kişilerden oluştuğu ve şirketler arasında bir devir ilişkisi var.” Bunu söyleyerek, tazminat talebinin muvazaa olduğunu kabul etti ve alacaklı tarafından açılan davanın kabulüne karar verdi. Yargıtay 15. Hukuk Dairesi’nin organik bağ kavramının kullanıldığı başka kararları da bulunmaktadır.

Nitekim açılan bir tazminat davasına ilişkin başka bir kararında da şu hüküm tesis edilmiştir: “Dosyadaki vekâletinden davalı borçlunun davacı …A.Ş.’nin vekil ortağı olduğu anlaşılmaktadır. Davacı ile davalı borçlu arasında organik bir bağ olduğu ve dolayısıyla devrin muvazaalı olduğu anlaşılmakta, … Davacının bu 3 araç için açtığı tazminat talebinin reddi gerekirken, usule ve kanuna aykırıdır. Kabulü için bir hüküm tesis etmektir.”

Yargıtay bir başka kararında ise: “Taraflar arasındaki esas ihtilaf, davalı şirket ile önceki şirket arasında organik bir bağ ve işyeri devri olup olmadığı konusunda toplanır. Sanıkların hukuki sorumluluğu da ‘tüzel kişilik örtüsünün kaldırılması’ ve ‘organik bağ’ kavramları ışığında değerlendirilmelidir. Tüzel kişi ve ortakların alanlarının teşkilat ve varlıklarının birbirine karışması, sermaye yetersizliği ve özellikle tüzel kişiliğin üçüncü kişilere kasten zarar vermesi, tüzel kişilik peçesinin kaldırılmasının sebepleri arasındadır.

Başka bir deyişle, bu davalar, borçlunun alacaklısı aleyhine hileli ve muvazaalı işlemlerin hükümsüzlüğünü müeyyide etmeyi amaçlayan, borçlunun alacaklarından mal kaçırmak için hakimler hukuku şeklindeki son çaredir. ‘Organik Tahvil’, tüzel kişi aleyhine olan alacakların takibinin yasal bir yolu olup, bu takibin asıl borçlu şirket ve onunla belirli düzeyde hukuki ilişki ve tahvil ilişkisi bulunan şirket aleyhine yapılabilmesini sağlar. Bu durumda ekonomik bütünlük aranmaz.” Görüldüğü gibi Yargıtay, organik bağın olduğu durumlarda iki şirketi tek bir şirketmiş gibi değerlendirmektedir.

Organik bağın varlığı tanık ifadeleriyle de kanıtlanabilir63. Ancak belirtmek gerekir ki organik bir bağın varlığı her zaman iki şirket arasındaki bazı ilişkilere bakılarak yargılanamaz. Yargıtay, belirli kriterlerin varlığında iki şirket arasında organik bir bağ olduğunu kabul etmekte ve tüzel kişilik perdesinin kaldırılmasına karar vermektedir.

Yargıtay’a göre, bu kriterler de gizli anlaşmaya işaret ediyor. Yargıtay tarafından geliştirilen kriterleri şu şekilde özetlemek mümkündür: 1. Davalı şirketin işyerinde borçlu şirkete ait bazı belgelerin bulunması, 2. Borçlu şirket ile davalı şirket arasında devir ilişkisinin bulunması, 3. İki şirketin aynı merkezden yönetilmesi, 4. Farklı şirket kurulması, farklı tüzel kişilikler çatısı altında dolandırıcılık (borçlu şirket adına yapılan işlemler, ancak bu şirketin tahliye edilerek başka bir şirket adına mal varlığı edinimi), 5. İki şirketin faaliyet alanı ve müşteri çevrelerinin aynı olması, 6. İki şirketin çalışanlarının büyük ölçüde aynı olması, 7 Şirket yöneticilerinin aynı olması, 8. Ortaklar arasındaki akrabalık ilişkisi, 9. Borçlu şirket vekili ve davalı şirket temsilcisinin baba-oğul olması, 10. Şirketler arasındaki ekonomik bütünlük, 11. Borçlu şirket temsilcisinin kasada oturması, Sicil kaydı, 12. Borçlu şirketin imzası, adres girişinde haciz bulunması, 13. Tüzel kişi ile veya ticaret, teşkilat ve mal varlıklarının karıştırılması, 14. Sermayenin yetersiz olması ve özellikle tüzel kişiliğin olması, Şirketin kasten üçüncü kişilere zarar vermesi, 15. Şirketler arasında muvazaalı işlemlerde bulunulması, hatta bazı işlemlerin aynı şekilde ve aynı şekilde yapılması. Kuşkusuz bu kriterler sınırlı değildir ve örnek olarak kabul edilir.

Bazı davalarda bu kriterlerden iki veya üçünün yeterli olduğunu değerlendiren Yargıtay, bazı davalarda ek delil bulunması gerektiğine karar vermiştir. Yargıtay kararlarından da anlaşılacağı üzere organik bağın varlığının her somut olayda mahkeme tarafından araştırılması gerekmektedir. Şirketlerin aynı holdinge bağlı olması, yöneticilerinin veya kurucularının aynı olması, borç takibinden kaçınmak için pay devirleri, muvazaalı işlemler ve hatta bazı işlemlerin aynı şekilde ve aynı şekilde yapılması. organik bir bağın varlığının kabul edilmesinde rol oynayabilir.

Organik bağın temeli TMK’dır. m. form 2. Yargıtay, aynı çıkar grupları tarafından kurulmuş veya yönetilen şirketlerin tüzel kişiliğinin kötüye kullanılması durumunda bu kavramı uygulayarak kötüye kullanmanın önüne geçer. Bu sayede özellikle iki farklı şirket kurularak, borçların birinden diğerine devri veya bazı şirketlerin teminat olarak kullanılması engellenir.

Sonuç

Alacaklılar, başta da belirttiğimiz gibi alacaklılar alacaklarını borçlu şirketten tahsil edemiyorsa ancak borçlu şirketin ortakları yeni bir şirket yapısıyla ticari faaliyetlerine devam ediyorsa, uygulamada en yaygın muvazaa yoluna başvurulmaktadır. Ancak, muvazaa koşulları her zaman oluşmaz.

Özellikle borçlu şirket ile kardeş şirket arasında devir ilişkisi yoksa muvazaanın varlığından söz edilemez. Bu durumda en sağlıklı yol tüzel kişilik peçesini çapraz olarak kaldırarak veya organik bağ kavramından yola çıkarak kardeş şirketin malvarlığına el koymak gibi görünmektedir. Birçok durumda tüzel kişilik perdesinin kaldırılması ile organik bağın şartları aynı anda gerçekleşmektedir.

Her iki kurumun koşullarının bir arada sağlanmadığı durumlarda organik bağı kanıtlamak daha kolaydır. Ancak bazı durumlarda tüzel kişilik peçesinin kaldırılması organik bir bağdan daha avantajlı olabilir. Çünkü bu şekilde sadece kardeş şirketin değil, ortaklarının malvarlığına da el konulması mümkündür. Organik bağ ve tüzel kişilik perdesini açan kurumlar da muvazaa ile birlikte bulunabilir. Çoğu durumda, muvazaalı bir işlem kaçınılmaz olarak gerçekleşebilir.

Bu üç kavram birbirinin alternatifi değil, birbirini tamamlayan kavramlardır. Birinin şartlarının oluşması diğerinin şartlarının oluşmasını engellemez. Bu nedenle koşulların sağlanması durumunda her üç kavramın da aynı olayda uygulanması mümkündür.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Avukat

Aliye YILDIZ VARSIN

Scroll to Top